Yekateryna Grygorenko, (d.1996, Mersin) 2019 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu; 2022 yılında aynı üniversitede Resim alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ukrayna kökenli ve Türkiye’de yaşayan bir sanatçı olarak, sanatsal üretiminde kültürün inşa süreçleri, dil ve sınırlar üzerine düşünür; bu kavramları bireyin canlı ve deneyimleyen bedeni üzerinden ele alır. Araştırma ve sanatsal üretiminin temelinde beden ve ruh ilişkisi ile bedenin içi ve dışı arasındaki tekinsizlikler yer alır; bu eksen, posthümanizm kavramında birleşen bir düşünsel yapı hâline gelir. Sanatçı, bu kavramları felsefi, sanatsal ve psikanalitik bağlamlarda ele alarak bireyin çok katmanlı varoluşunu sorgular. Grygorenko’nun sanatsal pratiği disiplinlerarası bir yapıdadır ve belirli bir malzeme ya da teknikle sınırlı değildir. Üretim sürecinde hem malzeme hem de kavramsal düzlemde hibrit bir yaklaşım benimser; sanatın sunduğu ifade özgürlüğü doğrultusunda disiplinlerarası bir dil geliştirmeyi amaçlar.
Buralı Nasıl Olunur
Hiçbirimiz, sanki daha önceki tarihimizi tümüyle terk edip öyle kolayca başka birini seçebilirmişiz gibi, farklı bir dili seçemeyiz. Miras olarak devraldığımız şeyler kültür, tarih, dil, gelenek, kimlik duygusu imha edilmez ama parçalanır, sorgulanır, yeniden yazılır.
Iain Chambers
Türkiye’de doğmuş ve yaklaşık yirmi dokuz yıldır Türkiye’de yaşayan Ukraynalı bir sanatçı olarak, kendi kimliğimin bu sınırlarla nasıl şekillendiğini ve nasıl kayıt altına alındığını deneyimliyorum. SAHA Studio süreci boyunca “Buralı Nasıl Olunur” cümlesi etrafında düşünerek, ve bir yandan bir vatandaşlık sürecinin ortasındayken, devletin bireyi tanımlama biçimini canlı bir arşive dönüştürüyorum. Kimlik, bir kart ya da belge değil; sürekli yenilenen, yıpranan, tecrübe edilen, dilden bağımsız fakat dilin sınırları içinde tanımlanmaya zorlanan bir kavramdır. Her yıl devletin yeniden kayıt altına alması için belge sunma zorunluluğu, göçmenliğin bir durumdan ziyade bir varoluş biçimi olduğunu hatırlatırken; diğer tarafta, doğduğum ülkeye ait hissetmek de gitgide karmaşıklaşmaktadır. Ukrayna’da hiç yaşamamış olmak, Sovyet döneminde yetişmiş bir ailenin çocuğu olarak Rusça konuşmak ve bugün savaşın yarattığı yeni toplumsal bölünmeler, varlığı görünmez bir sınırın öte yakasında bırakıyor. Bu durum doğrudan bir dışlanma değil, daha çok bir yabancılık hissinin içselleşmesi; ait olunan yerin dilinin değişmesiyle birlikte, o yerin artık kişiyi tanımamasıdır. Böylece her iki coğrafya arasında, ne tam içeride ne de bütünüyle dışarıda; hep arada, “ara bir kimlik” içinde var olunuyor. Sürekli çıkarttırılan doğum belgeleri, noter onayları, yeminli tercümeler, biyometrik fotoğraflar gibi belgeler yalnızca bir geçerlilik kanıtı değil, aynı zamanda görünür olmanın ve yaşayabilmenin tek koşulu hâline geliyor. Bu nedenle proje, bir türlü ait olunamayan ülkelerin prosedürlerini arşivleyip işlerken, diğer taraftan yersizyurtsuzluğun tanımını; kültürün, dilin ve kimliğin sorgulamasını yapıyor.
Araştırmanın ilk adımı ve düşünsel süreci, biyometrik portrelerle başlıyor. Biyometrik fotoğraf devletin sınırlarını, kurallarını ve tanımlama biçimlerini bireyin yüzü üzerinde icra ettiği bir performans alanıdır; estetik bir kaygıdan ziyade bir talep üzerine şekillenir. Bu karelerdeki sterillik, bir portre üretmekten ziyade özneyi ötekileştirerek bürokrasinin kendi söylemini gerçekleştirmesine aracılık ediyor. Soğuk, kimliksiz ve talep üzerine üretilen bu resmî belgeler, ilk başta devletin istediği o steril yüzü verirken, daha sonra yapı söküme uğruyor ve biyometrik fotoğraf yerle bir ediliyor. Göçmen bedeninin bu kayıt mekanizmalarıyla karşılaşması, hafızayı tam araya, arafın boşluğuna iterken devletin dayattığı o keskin kuralların ironisi ve mizahı yapılıyor. Kadraja biyometrik bir ayak, bir baldır ya da bir meme dahil oluyor. Süreç, biyometrik portreden biyometrik bedene ve nihayetinde biyometrik bir hafıza haritasına evriliyor. Bu parçalanma hali, bir kök bulma ya da ulusal bir kimliği geri kazanma çabası değil; aksine tam bir yersizleşme ve hayaletsi bir varoluş deneyimidir.
Yerleştirmenin bir diğer parçası olan matruşkalar; birer kültür ve ikona eleştirisi ile sınır tartışması olarak işliyor. Geleneksel olarak soyu, kökeni ve korunaklı bir bütünlüğü simgeleyen bu formlar, projede kapsamında bürokratik katmanların birer yansımasına dönüşüyor. Ancak bu matruşkalarda, geleneksel formunda bulunmayan semboller yer alıyor; uzun yıllardır biriken kişisel görsel arşivden beslenen yaratıklar ve çiçek formları yüzeye sızıyor. Türkiye ve Ukrayna’ya ait kültürel sembollerin hibritleşerek dönüşmesi, bozuma uğraması ve tek ulus fikrini reddetmesiyle yeni bir dil gelişiyor. Nesne kendi matruşka ikonasını içeriden sabote ediyor. Ruslara ait olarak bilinse de kökeni Çin’e dayanan bu form, yerleştirmede tarihsel bağlarından koparılarak doğrudan sınır ve aidiyet kavramlarını sorguluyor: Kim bu sınırları koyuyor? Kim isimlendiriyor ve kime ait oluyor? Kimlikler ve hafızaya göre biçim değiştiren bu ikonalar, zorla dayatılmaya çalışılan resmi kalıplardan çıkarak kendi varoluşunu bulan birer “Katruşhka”ya dönüşüyor.
Katı, köşeli ve rasyonel bir bürokratik iskeleti temsil eden demir konstrüksiyona sabitlenen amorf, bağırsak benzeri dolgulu yerleştirme, projenin "bayrak" kavramıyla yüzleştiği nokta olarak mekâna yerleşiyor. Bu form hiçbir ulusu temsil etmeyerek; tamamen bir organ ya da beden parçası olarak var oluyor. Protokollerden muaf; toplanamıyor, katlanamıyor ve dalgalanmıyor. Doğulan coğrafyada, ait olunanın adı sürekli değişirken, kimlik hiçbir zaman bir bütün oluşturmadı; aksine katmanlandı, çoğaldı ve silindi. Dolayısıyla bu yapı, temsilin çöküşüne aittir. Bir ulusun zaferini değil, parçalanmış, hibritleşmiş bir bedeni taşıyor.
SAHA Studio süreci, bu çalışma için hem bir üretim alanı hem de bir tanıklık mekânı oldu. Proje, kimliğin yalnızca bürokratik değil, bedensel bir mesele olduğunu gösterirken; ulus, devlet ve benlik arasındaki geçişken sınırları görünür kılıyor. Her belge, her kayıt ve her iz; kimliğin sabit bir veri değil, kuralların sınırlarında sürekli yeniden yazılan amorf bir canlı olduğunu hatırlatıyor.